Bu Blogda Ara

Pazar, Eylül 03, 2023

Şimdi diyardan diyara

otobüs hızlanmaya başlıyordu; kalbi yavaşlamaya, nefesi kesilmeye... Ne olduğunu bile fark edemediği düşüncelerin içine çekildiğini hissetti. Büyük bir şeyi, çokça büyük bir şeyi bir yerde bıraktığı hissi doldu boşlukla kaplı içine. Başını cama yasladı. Otobüs gökyüzüne çıkıyordu. Diğer yolculara baktı, hepsi çok sessiz ve sakindi. Küçük bir çocuğa takıldı gözleri. Yeşil renkli bir tulumu var gariptir ki kırlangıç amblemli bir brove yakasında... Elinde içi boş bir biberon, emmeye çalışıyor. Nerede olduğunu anlamışa benzemiyor. Ağzı yarı açık, otobüsün bulutlara gittikçe yaklaşmasının sıra dışılığına kaptırmış kendini besbelli. Gerçi ona her şey sıra dışı henüz. Kadının yanındaki teyzenin elinde oksijen cihazı, sürekli ağzına götürerek nefesini düzenlemeye çalışıyor, ayık olmaya çalışan baştan aşağı siyah ve mora bulanmış kıyafetler içinde bir genç adam... Aşırı zayıf, donukça bakan yeşil gözleri var. Hıh kimin yok ki! Son anda binmişti zaten otobüse, dışarısı soğuksa belki ondan titriyor. Ama hayır hava güneşli. Göğsü sıkışmış olmalı eliyle yokluyor, gözlerini kapattı ve o cümleyi duydu otobüs ''anladığınızı sanmayın''. Sonra kendi avucuna gitti gözleri kadının, dua eder gibi açık kalmışlardı ikisi birden dizlerinin üstünde. Kadının yüzü morarıyor. Ve yine o bir şeyi bırakmışlık hissi. Geriye dönüp baktı. Ankaray'ı geride bırakıyordu. Ankara'yı Ankara'da ona ait olanla beraber geriye bırakıyordu. Neydi peki bıraktığı şeyin adı? Boş versene herkes bir isim takmıştır muhakkak. Ama o bambaşka bir şey diyordu. Sahi niçin binmişti ki bu otobüse? Bir an otobüs hızla yükseldi. Kadın koltuğa yapıştı nefesi kesildi kaçıncı kez... Elleriyle kulaklarını kapattı. Bağırdı, gücü yettiğince bağırdı. En son kez yapıyormuş gibi bir o kadar da ilk kez deniyormuş gibi bağırdı. Talıa, talıa ,talıa!.. Kimseden ses çıkmıyordu, bir süre sonra açtı gözlerini. Evet yeteri kadar yükselmişlerdi. Bebeğe baktı brovesi düşmüştü yakasından ve emmiyordu artık biberonunu belki de boş olduğunu anlamıştı. Teyzeye baktı kadın, bırakmıştı oksijen cihazını düzelmişti artık ihtiyacı yoktu, peki ya genç adam; işte ona bakamadı kadın. Gözlerini kapatması gerektiğini biliyordu. İnsanlar gözleri açık ölüleri sevmiyordu. Korkuyorlardı, sanki o açık gözlerin içine kendi canları da çekilecek gibi korkuyorlardı. Öyle, yaşayan insanlar korkardı ölülerse cesur olurdu. Bazıları cesareti bile öğrenmeye fırsat bulamazdı o bebek gibi. ''kader'' derlerdi ona da. Kimisi yaşam kotasını doldurmuş olurdu o yaşlı teyze gibi, kimisinin ise beklentisi dışında gelişirdi hayat, yaşamak ve ölüm... otobüse binen o genç adam gibi. Demek ki hayır, üşüdüğü için titremiyordu diye geçirdi aklından kadın. Ve gökyüzüne bu denli yaklaşırken idrak ettiği son şeylerdi ölüm otobüsünde oksijen olmadığı için nefesinin ardı ardına kesildiği ve bu otobüse bir anlık kendi isteğiyle bindiği... Herkes bir isim veriyordu muhakkak ama kadın ne diyordu peki? Onu bilemeyeceğiz, konuşmadı; söze başlarsa bitmez diye ya da gücü yetmez anlatmaya, yarıda bırakır ama yarım kalmasın diye. Peki ya anladığını sanmasın kimse diye? Hoşça kal Aşti peronlardan kalkan 15:30 otobüsü. Hoşça kal o kız kadını ondan alan Ankara.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

sitare

 umut verme bana nazenin  yaşatır sanırsın, ölüveririm öyle sımsıcaklığını duyumsatma bana berceste ısıtır sanırsın, kuytu köşelerime kar ya...