Bu Blogda Ara

hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 26, 2025

Tezgahtarlar

Sıcak kum taneleri terliklerine doluyor, güneş alınlarını yakıyordu. Sessiz bir sokaktan geçiyorlardı. Ta ki kadın ikinci kadına:

-İnanmıyorum! Şu sokakta, buradan gitmeden önce kesinlikle görmemiz gereken bir pazar var, dedi.

Cevap vermeye fırsat bulamadan sürüklenmeye başlamıştı bile ikinci kadın. Etrafta kerpiçten küçücük evler, demirlerle yere sabitlenmiş bembeyaz çarşaflardan yapılmış tenteler, sıra sıra dizilmiş ve müşterisiz, ağzına kadar dolu göz yoran tezgahlar... Pazara adımlarını atmalarıyla başlamıştı o dayanılmaz gürültü. İlk tezgahın önüne yaklaştıklarında o bembeyaz görünen elbiselerin rengi soluyordu. Yakından ne kadar da kirli görünüyordu. Birinci kadın şaşırmış tezgahtara bakarken tezgah sahibi bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile. Lakin dedikleri anlaşılmıyordu. Kadının eli bir balık fosiline gitti. Çerçevelenmişti, göz alıcı güzellikteydi. Tezgahtar kadına bakarak bir şeyleri bağırdı ve tezgahın altından bir sürü fosil çıkardı. Kadın fosillere bakıp gülümsedi. Sonra gözleri istemsizce bir başka şeye yöneldi. Saf deriden hakiki bir paltoydu bu. İstemsizce elleriyle dokundu . Tezgahtar anında yanında bitti. Bağırarak bir şeyler söylemeye başladı, anlaşılmıyordu. Kadının elini aldı ve cekete değdirdi. Kadının dokuyu sevdiğini düşündükçe, yüzünde büyüyen korkunç bir gülümsemeyle daha da yüksek bağırıyordu. O sırada kadın sıradaki tezgahta göz alıcı başka bir şey görmüştü bile. Muhtemelen bin yedi yüzlerden kalma mektup açacakları tezgaha boylu boyunca dizilmişti. Onlardan birisine elini atamadan arkasından bir el onu kendine doğru çevirdi. Bu ilk tezgahtardı. Peşi sıra sürüklediği bir demirde bir sıra paltoyla ona bakıyor ve bağırıyordu. Kadın rahatsız oldu, kendini geri çekti ve ikinci kadın yanına geldi. Sıradaki tezgahın sahibi durumdan rahatsız olmuşa benziyordu, ilk tezgahtara bağırmaya başladı. Sesi kızgın çıkıyordu. Kadınlar korkmaya başlamışlardı, uzak durmak istediler. Ama tartışma öyle alevlenmişti ki sıradaki tezgahtar kendi tezgahının üzerine çıktı ve ilk tezgahtarın üzerine atladı. Kadınlar arkalarını döndüler, kaçıp gitmek istediler. Fakat arkalarında geriye kalan tüm tezgahtarlar üzerlerine doğru geliyordu. Daha ne olduğunu anlayamadan kendilerini bir sürü tezgahtarın ellerinin üzerinde taşınırken buldular. Herkes kadınları kendi tezgahına götürmek istiyordu besbelli. Kadınlar yerden ellere taşınıyor, ellerden yere düşüyordu. Tezgahtarlar bağırıyor, kadınlarsa çığlık atıyordu. İkinci kadın o hengamede kendini bir biblo tezgahında buldu. Tezgahın sahibi kadını yere atmış ve diğer tezgahtarlarla kavga ediyordu. Arada bir kadına dönüp bibloları göstererek bağırıyordu. Kadın, yanağına yapışmış bir parça saçı düzeltti korkuyla ve eline ilk gelen bibloyu aldı. Alırken birkaç tanesini de devirmişti. Eline aldığı bibloya bakamadan başka bir tezgahtar onu ayağından tuttu, kendi kilim tezgahına dek sürükledi ve bıraktı. Kadının önüne geçti ve diğer tezgahtarlara sert sert baktı. Kadınlar ayrı tezgahların önünde yerde oturmuş haldeydi, uzaktan birbirlerine bakıp  "korkuyorum!" dediler. Kadın elindeki kuş tüyü kaleme bakıp diğer tezgahtan gözlerindeki yaşlarla, yüzündeki tozlarla bir şeyleri bağırdı. Ama dediği anlaşılmıyordu. İkinci kadın arkasından çığlık sesleri duydu. Üç katlı bir tezgah yığılmıştı. Kadının gözleri büyüdü, tezgahın altında birisi kalmıştı. Eli görünüyordu, kan akıyordu. Hemen uzanmaya çalıştı yığıldığı yerden fakat yetişemedi. Diğer tezgahtarlar yıkılan tezgahın üzerine basıyordu. Bastılar ve geçtiler... Kendisine doğru geliyorlardı, çığlık attı. Bir sürü el uzandı kadına ve kadın bağırdı. Gücü yettiğince bağırdı, içinde aldığı oksijenin bir zerresini dahi bırakmadan nefesini  sonuna değin tüketerek... tezgahtarlar şaşkınlıkla kalakaldılar. Kadının ne dediğini anlamadılar ama durdular. Kadın ikinci kadının yanına koştu, elinden tuttu ve bağırmaya devam etti. Tezgah sahipleri kıpırdamadılar, anlamıyorlardı. Derken kadınlar pazarın çıkış kapısına kadar geldiler. Dışarıya panik içinde ilk adımlarını atar atmaz arkalarına baktılar. Az evvel adeta bir can pazarından hayatlarını kurtardıkları yerde şimdi; baş döndüren güzellikte tezgahlar, hepsinde de özenle dizilmiş antika ürünler, bembeyaz elbiseli tezgahtarlar, tenteler ve sessizlik. 



Pazar, Eylül 03, 2023

Şimdi diyardan diyara

otobüs hızlanmaya başlıyordu; kalbi yavaşlamaya, nefesi kesilmeye... Ne olduğunu bile fark edemediği düşüncelerin içine çekildiğini hissetti. Büyük bir şeyi, çokça büyük bir şeyi bir yerde bıraktığı hissi doldu boşlukla kaplı içine. Başını cama yasladı. Otobüs gökyüzüne çıkıyordu. Diğer yolculara baktı, hepsi çok sessiz ve sakindi. Küçük bir çocuğa takıldı gözleri. Yeşil renkli bir tulumu var gariptir ki kırlangıç amblemli bir brove yakasında... Elinde içi boş bir biberon, emmeye çalışıyor. Nerede olduğunu anlamışa benzemiyor. Ağzı yarı açık, otobüsün bulutlara gittikçe yaklaşmasının sıra dışılığına kaptırmış kendini besbelli. Gerçi ona her şey sıra dışı henüz. Kadının yanındaki teyzenin elinde oksijen cihazı, sürekli ağzına götürerek nefesini düzenlemeye çalışıyor, ayık olmaya çalışan baştan aşağı siyah ve mora bulanmış kıyafetler içinde bir genç adam... Aşırı zayıf, donukça bakan yeşil gözleri var. Hıh kimin yok ki! Son anda binmişti zaten otobüse, dışarısı soğuksa belki ondan titriyor. Ama hayır hava güneşli. Göğsü sıkışmış olmalı eliyle yokluyor, gözlerini kapattı ve o cümleyi duydu otobüs ''anladığınızı sanmayın''. Sonra kendi avucuna gitti gözleri kadının, dua eder gibi açık kalmışlardı ikisi birden dizlerinin üstünde. Kadının yüzü morarıyor. Ve yine o bir şeyi bırakmışlık hissi. Geriye dönüp baktı. Ankaray'ı geride bırakıyordu. Ankara'yı Ankara'da ona ait olanla beraber geriye bırakıyordu. Neydi peki bıraktığı şeyin adı? Boş versene herkes bir isim takmıştır muhakkak. Ama o bambaşka bir şey diyordu. Sahi niçin binmişti ki bu otobüse? Bir an otobüs hızla yükseldi. Kadın koltuğa yapıştı nefesi kesildi kaçıncı kez... Elleriyle kulaklarını kapattı. Bağırdı, gücü yettiğince bağırdı. En son kez yapıyormuş gibi bir o kadar da ilk kez deniyormuş gibi bağırdı. Talıa, talıa ,talıa!.. Kimseden ses çıkmıyordu, bir süre sonra açtı gözlerini. Evet yeteri kadar yükselmişlerdi. Bebeğe baktı brovesi düşmüştü yakasından ve emmiyordu artık biberonunu belki de boş olduğunu anlamıştı. Teyzeye baktı kadın, bırakmıştı oksijen cihazını düzelmişti artık ihtiyacı yoktu, peki ya genç adam; işte ona bakamadı kadın. Gözlerini kapatması gerektiğini biliyordu. İnsanlar gözleri açık ölüleri sevmiyordu. Korkuyorlardı, sanki o açık gözlerin içine kendi canları da çekilecek gibi korkuyorlardı. Öyle, yaşayan insanlar korkardı ölülerse cesur olurdu. Bazıları cesareti bile öğrenmeye fırsat bulamazdı o bebek gibi. ''kader'' derlerdi ona da. Kimisi yaşam kotasını doldurmuş olurdu o yaşlı teyze gibi, kimisinin ise beklentisi dışında gelişirdi hayat, yaşamak ve ölüm... otobüse binen o genç adam gibi. Demek ki hayır, üşüdüğü için titremiyordu diye geçirdi aklından kadın. Ve gökyüzüne bu denli yaklaşırken idrak ettiği son şeylerdi ölüm otobüsünde oksijen olmadığı için nefesinin ardı ardına kesildiği ve bu otobüse bir anlık kendi isteğiyle bindiği... Herkes bir isim veriyordu muhakkak ama kadın ne diyordu peki? Onu bilemeyeceğiz, konuşmadı; söze başlarsa bitmez diye ya da gücü yetmez anlatmaya, yarıda bırakır ama yarım kalmasın diye. Peki ya anladığını sanmasın kimse diye? Hoşça kal Aşti peronlardan kalkan 15:30 otobüsü. Hoşça kal o kız kadını ondan alan Ankara.


sitare

 umut verme bana nazenin  yaşatır sanırsın, ölüveririm öyle sımsıcaklığını duyumsatma bana berceste ısıtır sanırsın, kuytu köşelerime kar ya...