Bu Blogda Ara

Pazar, Mayıs 10, 2026

hatır


 ne zaman kafama koydum, hatırlamıyorum

sadece ilkokulda resmimizi çekmeye gelen fotoğrafçılara "siz benim resmimi çekip bu kız gelecekteki asker diyerek  p k k'ya mı vereceksiniz?" diye bağırarak bahçeye kaçışımı hatırlıyorum

ne vakit askerlerin varlığını öğrendiğim, hatırlamıyorum

ama her şehit haberinde evdeki sessizliği ve yaşlı gözleri hatırlıyorum

ne zaman asker olmak istedim, hatırlamıyorum

oysa asker olmaya karar verdiğim bir anda "o üniformayı giyecek kadar şerefli misin?" diye kendime sorup yedi yıl boyunca şerefli olup olmadığımı sorgulayışımı, bu süreçte şerefin tanımına ulaşmaya çalışışımı hatırlıyorum

ne ara bu kadar bağlandım, hatırlamıyorum

lakin ilk deneyişimde bile yıllardır beklemiş olduğumu hatırlıyorum

ne vakitten beridir vazgeçemediğimi hatırlamıyorum

fakat dördüncü başarısız denememde hayatımda ilk defa acillik oluşumu ve çektiğim o acıyı hatırlıyorum


ve kalbimde tam olarak nereye konuşlandığını hatırlıyorum

ait hissettiğim neresi varsa parçası olduğundan


Cumartesi, Mayıs 09, 2026

normalin gerçekliği

 Geçenlerde çocuk hukuku dersinde bilgileri karşısında her ders sonu kendimi bir şeyleri sorgularken bulduğum hocamız şöyle söyledi "herkesin kendi normalleri doğrultusunda inşa ettiği bir gerçekliği vardır". Sözü duyduğum anda üzerine düşündükçe içerisinden daha fazla anlam çıkacağını hissetmiştim, şu an bile hala tam manasıyla kavramış olduğumu düşünmüyorum fakat hayatımda oturtamadığım bir dizi taşa çimento çıkmış olduğunu hissediyorum. 

O gün derse girmeden evvel de sosyolojik anlamdaki gerçeklik bir süredir kafama takılıyordu. Hayatımda biraz farklı ortamlarda bulundum diyebilirim. Bir süre sonra dikkatinizi bu ortamlardaki insanların çeşitliliği çekiyor. Her ortam kendi içinde bir bağdaşım sahibi iken  diğerinden bir o kadar ayrılıyor.  Aynı cümleye verilen farklı tepkilere bakıyorsunuz. Açıkcası hala konuya nasıl gireceğimi bilemiyorum. Asla bir parçası olamayacağımı bildiğim yerlerde var olurken farklı farklı gerçekliklere misafir oluyorum. Ve bu gerçeklikler onların normalleri. Benim gerçeğim olsa tapacağım şeyler hakkında espriler yapıyorlar, yine benim gerçeğim olsa kafayı sıyıracağım şeyleri sükunetle kabul ediyorlar. Herkesin kendi yaşanmışlığına anlayışlı ve tahmmüllü olduğunu anlıyorum buradan. Her tecrübe, her yetişmişlik, her yaşantı onu deneyimleyenlerin normali ve bu doğrultuda gerçeği. 

Yanından geçip de içine giremeyeceğim, uzağında durup da yine de sirayetine kapılacaklarım var etrafımda. Belki de asla ilgimi çekmeyecek, üzerine düşünmeyeceğim yahut ağına takılmayacağım bir olguydu bu ama bazen bir şeyler sonucu bir kere sahiden düşünmeye başlarsınız ve sonrasında her düşüncenizin bu özde yeninden ve yeniden yapılandığını, adeta kendini çoğalttığını görürsünüz. Bilmedikçe delirir, bildikçe de taşıyamazsınız ve her şeyin aslında tek bir sebebi vardır.

Cumartesi, Nisan 11, 2026

sen dahi


konular başka başka yerlere sapıyor, tema sensin

gözlerim başka şeylere bakıyor, etraf sensin


unuturum sanıyorum büyük bir toylukla, ukalaca ve densizce

dünyamı yarattığını gözardı edercesine


sahi atlatmanın yolu yok mu seni

üzerine basıp geçeceğim demiyorum ama yok mudur yolu kapını sessizce kapatıp gidebilmemin


her şey benim ellerimdeymiş, ellerim de senmişsin

seni düşünmemek için şiir yazarmışım, bana lugatı sen öğretmişsin


sen bile ait değilsin belki kendine benim sana ait olduğum kadar

sen bile belki görmüyorsun bu denli benim seni fark ettiğim kadar

ve dahi anlamıyorsun kendini benim seni idrak ettiğim kadar

yine de bütün acılarını ben taşıyorum senin her zerre kırmızındaki asaletin kadar

Perşembe, Mart 26, 2026

başka başka dünyalar var bir yerlerde, içinde iken tüm özün aslolana doğru değiştiği

şimdilerde ne yaşıyorum ben; kalbin sevmediği, ruhun ait hissetmediği



Cuma, Mart 13, 2026

bir damlanın dalgası

inandığım şeyler uğruna kör edişim gözlerimi

esasında kalbimin aklıma kanmak isteyişi 

bildiğim şeyler uğruna nezdimde yok edişim herkesi

esasında aklımın kalbimi dizginleyişi 


Ben de insanım benim de korkularım var 

ya hiçbir zaman menzilimi bulamazsam

 Ben de insanım benim de duygularım var

 ya göğsümde atan kalbimi tercüme edemezsem

 kırgınlıklarım var, öfkem var, bencilliklerim var

 ya erdemli olma yolunda kendi bendimi kaybedersem



Pazar, Mart 01, 2026

korkuyorum beklemekten

gördüğümden fazlası olmalı derdim çocukken

bildiğim çok az olmalı bütün gerçeklerden

belki de bu yüzden hep yüksek yerlere çıkmakla geçti ömrüm

en tepeye çıktıkça görünür olacak sandım gerçeği

en tepeye çıktıkça bileceğim, en tepeye tırmandıkça hissedeceğim

sonra yere yakın olan hiçbir şey tat vermedi

başı gökyüzüne dönük bir çocuktum ya ben


sokakları bilmezdim de başımı kaldırdıkça bulurdum yolları

"nereye dek çıkacaksın tepelerine?" demedi kimse

deselerdi belki başka bir yol bulurdum kendime 


ve bazen de bir yaprağın damarlarında arardım hayatı

mahalledeki kirli bir duvarın pürüzlerinde hissederdim yaşamı

cevabımı elime alıp baktığım öylesine bir taşın şeklinde görmeyi beklerdim


şimdilerde bekleyemiyorum hiçbir şeyi

sanki ruhum farkında ama hareketsizdi Adem'den beri

ve şimdi şimdi harekete geçebiliyorum

yıllardır oturduğum yerden çözülüyorum

korkuyorum;  ayın güneşi, akrepin yelkovanı kovalaması gibi dönüp dönüp kavuşacaksın sanıp oysa sadece beklemekten




Pazartesi, Şubat 23, 2026

e-yazan ömür

ben ölü tırnak uçlarımda bile hissediyorum hayatı

sen nefes almayı yaşamak sanıyorsun

görmediklerini görüyorum diye

benden usul usul tenhalara kaçıyorsun


anlayıp da anlaşılmamak ne zor işmiş gülüm

bana asıl gurbetimi anlamayan bakışlarında yaşatıyorsun

uzaklara gitme arzusu dolduruyor körpecik yüreğimi

hiçbir yere ait değilsem her yer benimdir anne öyle değil mi


vererek alırım sandım; verdikçe de boşaldı ellerim, avuçlarım

bugünse güneş aydan en çok ayrılırken anca semanı arşınlar bakışlarım



Cuma, Şubat 06, 2026

maksud

 


Asıl hakikati nerede aramalı ey maksud

nerede çıkar karşımıza vuslatımız


peki ya her ölümlü için belirlenmiş midir gidilecek yollar

yoksa yürüdükçe mi görünür kılınırlar


bir kayanın ab-ı hayattan aşınan suretinde mi bulacağım

bir adamın güneşi kucaklayan bakışlarında mı

yoksa dokunmaya dahi çekindiğim duygularımın uykusunda mı saklı


bir değer mi yaratacağım, bir değere misafir mi olacağım


kendimi bilmeden başka şeyleri bilmeyi arzulayacak kadar toy muyum

yaşamanın sırasını mı bulamıyorum

yoksa sıra mı beklemiyor beni


niceleri bi-tekellüf alıp veririken nefeslerini

ben sonuna değin şuur etmelere yetişemiyorum






Pazartesi, Aralık 01, 2025

cüda

mevzu bahsim sen ol diye oturuyorum masanın başına

ve kırk beş dakikadır yazamıyorum seni yaşarken

dün bugün ve yarın yanar kavrulurum aşkınla

ama gelemiyorum yanına beni sen istemezken


sonra çekip gidesim geliyor dönmemek üzere

hafiften gülüyor dudaklarım koşsam da gidemeyeceğim diye

düşünüyorum, öyleyse bakışlarıma hakim olurum ben de

yine gülüyor dudaklarım hayallerimde her saniye seni izleyeceğim diye


o zaman diyorum kurtuluş yok senden

senden kurtulmamı da yine sen istemişken

nasılsa fikirlerim sorulmadı senin nezdinden 

kabul edilmeyişime de sen karar vermişken




Cumartesi, Ekim 18, 2025

açmadın


seni düşünmemeye çalışmak boşa

düşündükçe de açılmıyor kapılar sana


kaç müziği harcadım yollarına sabahı olmayan geceler boyu

sayfalarca bilmem kaç kelime yazdım sana hiç bilmediğin


sahip olmadıklarımı bile uğruna hibe edişlerim oldu

ve yanından çok geçtiğim icabındaysa canına hiç dokunamamışlığım


en zora giden kapından içeri girmek ve geri çevrilmekti

sen anlayamazsın, bilemezsin zira sen; seven değil sevilensin...






Cumartesi, Ağustos 30, 2025

gibi...

 içimde arayıp duruyorum seni

gökyüzüne bakınca her seferinde görecekmişim gibi

kalbimle ilk tanıştığın an duyduğum heyecan

asla gerçek olmayacağını es geçmişim gibi

seni yaşayan insanlar varken

ben sadece bir yerelerde, uzak bir yerlerde var olduğunu biliyormuşum gibi

kana kana tadarken bildiklerim seni

ben sana en benzeyen parçamı durup durup içime çekiyormuşum gibi

unutmak istiyorum, bilmek istemiyorum, hissetmek istemiyorum

yine de senden kaçtıkça sana varıyormuşum gibi

çık kalbimden diyorum, sanki kalbimin sen olduğunu görmüyormuşum gibi




Cuma, Ağustos 22, 2025

yaşa diye veriyorum kanlarımı

akşam çökünce duyduğum tüm seslerde
şafak sökerken aldığım bütün nefeslerde
bir suyun dibinde sürüklenen her çakıl taşında 
ve kırmızının en koyu tonunda ben yalnızca seni buldum gülüm 

gece yarıları gökyüzüne her bakışımda
aklım erip varlığımı varlığınla taçlandırdığımda
hiçbir şeyi değil tek seni sevdiğimde
ve senin bana sırtını her dönüşünde ben çoktan kölen olmuştum gülüm

vazgeçmek vakti geldip geçeli çok oldu senden
koparmaya çalışıyorum halen ilk düğümü kalbimden
ve sonuna gelene kadar ömrümü tamamlamış olacağım
sen başka gönüllerin ırmağında hayat bulurken 



Salı, Ağustos 19, 2025

dayadık mı silahını başıma?

 yanıma koymalıydım oysa seni kalbimden dışarı dahi çıkaramadım
 duygularım sana dokunacaktı; ellerim böyle nasırlı, yüzümde de böyle bir acı
olduğun tarafa bile dönemedi çehrem
canına tak dedirtmeden ve yokmuşum gibi hissettirmeden koruyacaktım seni
oysa adımı bile öğrenemedin sen
olduğun yerde: yanaklarımı okşayan dünyamın en güzel kokusu 
defalarca izlediğim manzaranın senin yanındayken binbir farklı tonu
fikrim sen olunca edebiyatın anında yok oluşu, hoşça kal gülüm


Pazar, Ağustos 17, 2025

izinden

 

Otobüsten indiğinde görmüştü onu. Ankara’nın kupkuru sıcağında telefonuna gömülmüştü. Bakışlarını birbirlerinden yana çevirdiler. İki kız sadece birkaç aydır tanışıyordu. Şimdi ise sahip oldukları belki de tek ortak noktanın samimiyetiyle karşılıklı gülümsediler ve valizlerini buldukları en uygun pansiyonun giriş kapısına doğru sürüklediler.
“Sahi,” diye geçirdi aklından otobüsten inen kız, “adını bile bilmiyorum, oysa bu akşam aynı odayı paylaşacağız, hoş bunu ilk kez de yapmıyorum ya.”
İçeri girdiklerinde pansiyon sahibi kadın göründü. Kadın, kızlara odalarını gösterip aşağı kata inerken onlar çoktan yarın her şeyin yolunda gidip gitmeyeceği üzerine konuşmaya başlamışlardı bile. Kapı açılınca holün karşısındaki dolap göründü. Yine kapının solunda duş vardı. Holün bittiği yerin solunda karşılıklı iki yatak uzanıyordu. Yatak başlarında ikişer komidin ve karşısındaki duvarda ise televizyon asılmıştı. Etraf bu iki kızın pek ilgisini çekmemişti ki birlikte durakta bekleyen kızın yatağına oturdular. Buradan güneşin batışı görünüyordu.
“Güneş,” dedi durakta bekleyen kız, “Epey yer değiştirmiş, akşam olmak üzere.”
“Evet, o dahi yer değiştiriyor; bir biz kıpırdatamıyoruz sevdamızı yerinden.”
Birbirlerinin omuzlarına ellerini koydular, öylece beklediler. Belki de kalkarken durakta bekleyen kızın zihninden, otobüsten inen kızın yaşını sormak geçti. Fakat sormadı, önemli değildi. Onun yerine gerçekten merak ettiği bir soruyu sordu:
“Şu iki gün geçince Anıtkabir’e de gider miyiz?”
Otobüsten inen kız, takım elbisesini dolaba yerleştirirken konuştu:
“Ben geçen sene gitmiştim. Yolu biliyorum, seni de götürürüm elbette.”
“Ya, demek geçen yıl da denemiştin.”
Ses çıkarmadı otobüsten inen kız. Canı yanıyordu belki de. Lakin emin olamayız; zira durakta bekleyen kız sorusunu yinelemedi. Marketten aldıkları ekmeğin içine salam ve sürme peynir koyup paylaştılar, paylaşmak bu işin en başıydı ve ertesi sabah beşte kalkmak üzere yataklarına uzandılar. Uyudular mı bilemeyiz, ama gözlerini kapattılar.
Ertesi gün olduğunda otobüsten inen kız daha erken çıktı yatağından. Eşofmanlarını giydi, taksi çağırdı, aşağı indi ve bahçedeki sandalyelerden birine oturdu. Ankara’da güneşin doğuşuna bir kez daha tanıklık ediyordu. Hafif bir serinlik, sonsuz bir sükûnet…  Derin bir nefes alıp gözlerini yumduğunda kızın aklından o hep söylediği sözler geçti ve yine söyledi:
“Şafağın söküyor işte gülüm ve ben her fecirde olduğu gibi varlığımı varlığına armağan ediyorum.” Ardından ayağa kalktı ve arkasına doğru döndü durakta bekleyen kızın yangın merdiveninin son basamaklarından atladığını gördü. Adım adım vücutlarını taşıdılar birbirlerine ve durdular. Pansiyona yanaşan taksinin korna sesi çaldı. Fakat iki kız vazgeçmedi gözlerini kavuşturmaktan. Akılları anlamıyordu fakat kalpleri… Bazı anlar olur ve konuşacak zamanı kalbin belirler. “işte” der “konuşmanın tam sırası”. Durakta bekleyen kız “ismim Ceylin” dedi o anlardan birinde olduğunu hisseder gibi. “Rüya” dedi otobüsten inen kız. Korna tekrar çaldı ve gülüşerek taksiye bindiler.
Nizamiyenin önüne vardıklarında sıranın sonuna geçtiler. İşte başlıyordu o uzun gelen bekleyiş. O anda her dakika, birkaç katıyla eş idi; o uzun kuyrukta zaman farklı işliyordu. Sırada bekleyenler, ötekilerinin varlığını o an öğrenmelerine rağmen yabancısı değillerdi birbirlerinin. Önce bir selam vermekle yahut el sıkışmakla başlardı her şey. Derken bir bakmışsınız, birkaç hafta sonra altlı üstlü ranzalarda yatıyorsunuz. Vatan toprağında birlikte eğitim alıyorsunuz. Kiminin öylesine ilk deneyişi, kimisi ise varını yoğunu koymuş ortaya bu defasında kazanmak için. Kimisinin babası simit-çay getiriyor evladına, kimisi tek gelmiş.
İçeriye girerken Rüya ve Ceylin kaybettiler birbirlerini. Gün sonu nizamiye önünde buluştuklarında ise ikisi de gülümsüyordu. Bugünlük hiçbir şeyden elenmemişlerdi.
Pansiyona döndüklerinde Rüya Ceylin’e sordu:
“Senin nizamiyeyle bağın nerden geliyor?”
“Böyle bir hayata en yakın tanıdığım kişiden; amcamdan, o polisti.”
“Türklüğümden geliyor diyecektin, elendiniz çıkabilirsiniz” Güldüler, bu defa hüzünle karışık. Eğer elenirlerse mülakat çıkışında öğrenemeyeceklerini biliyorlardı.
Bir ara yataklarına oturdular ve bulabildikleri bütün mülakat sorularının mantığını anlamaya çalıştılar. Hatta bir ara ortaya bir sandalye koyup karşılıklı mülakatlarını çalıştılar. Ardından gözleri kaydı dışarıya. Gökyüzü mavi, gökyüzü pembe, gökyüzü mor, gökyüzü sarı… Dışarı çıktı iki kız. Yol, onları nereye götürüyorsa oraya doğru yürüdüler. Pek konuşmadılar; o kadar çok his vardı ki ağızdan dökülen harflere ihtiyaç yoktu. Onun yerine yüzlerinde kocaman gülümsemelerle, ellerini birbirlerinin omuzlarına attılar ve yürüdüler.
Yeni bir oyun bile türedi, düne kadar iki yabancı olan bu iki kızın arasında. Nitekim yürürken birden durdu Ceylin ve sordu:
“Neden asker olmak istiyorsun?”
“Birilerinin asker olması gerekiyor, ben sorumluluk alıyorum.”
Cevaba karşın Ceylin gözlerini kıstı, süzerek baktı.
“Uf, tamam tamam… Ait hissettiğim yer oldu hep. Oldu mu?”
Gülüştüler. Pansiyona döndüklerinde, Ceylin kapı deliğine anahtarı sokmaya çalışırken bu kez de Rüya sordu:
“Birleşmiş Milletler’ in daimî üyeleri hangi ülkelerdir?”
“Fransa, İngiltere, Rusya, Çin ve ABD. Tarihi severim.”
“Güzel… Ama bak kapıda kaldık. Aynı anda iki işi yapıver de kapıyı aç!”
Yatağa girdiklerinde gece yarısıydı. Uyandıklarında ise sabaha karşı dört. Odalarından çıkmadan evvel kapının önünde şu konuşmalar yapılıyordu:
“Hadi ama, mülakata göz kalemi sürüp de gidemezsin!”
“Tamam tamam, çok az süreceğim. Bir baksana bana, ceketinin önü mü kırışık senin?”
“Dün ne şartlar altında ütü yaptığımızı hatırlatırım. Neyse tamam, düzeltiyorum elimle işte.”
Girişin önüne geldiklerinde kimsecikler yoktu. Yani, neredeyse kimsecikler. Bir anne, çocuğu üşümesin diye onun yerine sıraya girmişti. Emanetçi tezgâhını kurmakla meşguldü ve birkaç kişi, bu iki kızdan bile erkenciydi.
Güneş bir süre sonra yeni yeni doğmaya başladı. Bir koku çalındı burunlarına dünyadan. Ceylin ve Rüya yan yana durdular. Biri, diğerinin koluna girdi ve nizamiyedeki bayrağa güneşin ilk ışıklarının dokunmasını izlediler. Birisi manzaradan ve duygularından ilham aldı ve ikisinin de adına aklından bir dörtlük yazdı:
 Bekleyeceğim seni, sonsuzlukla bitişin arasında.
 Bana bakacağın yerle baktığın yerin ortasında,
 Kalbimin sana ılık ılık aktığı yerde bekleyeceğim.
 Nizamiye önünde, güzelliğine doğan güneşin kırmızısına çalındığı yerde bekleyeceğim seni.
Birbirlerinden ayrıldıklarında kocaman gülen gözler yaşla dolmuştu. Şiiri kimin söylediğini bilmiyoruz; zira söyleyen, içinden söyledi.
Aldıkları sıra numaraları dört ve beşti. Rüya, iki numaralı komisyondan dışarı çıktığında karşısında Ceylin bekliyordu içeri girmek için. Bordo rengi koltuğa aslında hiç temas etmiyormuş gibi oturuyordu. Umut dolu gülümsediler birbirlerine ve birisi dışarı çıkarken diğeri de kapıyı tıklatıp mülakat odasına girdi.
Her şey bitince, yeniden ve ikinci defa nizamiyenin önünde buluştu iki kız. Etrafta aileler, içeriden çıkan evlatlarına sarılırken iki kız da birbirine uzun uzun sarıldı. Heyecanlılardı; durmadan, kendilerine sorulan sorulara nasıl cevap verdiklerini anlattılar ve mülakatlarının analizini yaptılar. Sonuca bakılırsa ikisi de kendilerince kötüydü. Ceylin soruları kendi isteğine göre algılamıştı, Rüya ise felsefi yönünü fazla kaçırmıştı. Kazandılar mı, hala arkadaşlar mı, altlı üstlü ranzada yattılar mı bilemiyoruz; zira henüz geleceği göremiyoruz.
Pansiyona son varışlarında çıkış yapmak üzere toparlandılar. Valizlerle odalarından çıkmadan, geriye dönüp son iki gündür kaldıkları yere bir defa daha baktılar. Esasen birbirini tanımayan bu iki kız, Ankara’daki bu iki güne hayatlarını sığdırmışlardı…
Ama hikâye burada başlamadığı gibi burada da bitmiyordu. Bu büyük haberi, en büyüğe vermeye gidiyorlardı.




 

 

Perşembe, Haziran 26, 2025

Tezgahtarlar

Sıcak kum taneleri terliklerine doluyor, güneş alınlarını yakıyordu. Sessiz bir sokaktan geçiyorlardı. Ta ki kadın ikinci kadına:

-İnanmıyorum! Şu sokakta, buradan gitmeden önce kesinlikle görmemiz gereken bir pazar var, dedi.

Cevap vermeye fırsat bulamadan sürüklenmeye başlamıştı bile ikinci kadın. Etrafta kerpiçten küçücük evler, demirlerle yere sabitlenmiş bembeyaz çarşaflardan yapılmış tenteler, sıra sıra dizilmiş ve müşterisiz, ağzına kadar dolu göz yoran tezgahlar... Pazara adımlarını atmalarıyla başlamıştı o dayanılmaz gürültü. İlk tezgahın önüne yaklaştıklarında o bembeyaz görünen elbiselerin rengi soluyordu. Yakından ne kadar da kirli görünüyordu. Birinci kadın şaşırmış tezgahtara bakarken tezgah sahibi bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile. Lakin dedikleri anlaşılmıyordu. Kadının eli bir balık fosiline gitti. Çerçevelenmişti, göz alıcı güzellikteydi. Tezgahtar kadına bakarak bir şeyleri bağırdı ve tezgahın altından bir sürü fosil çıkardı. Kadın fosillere bakıp gülümsedi. Sonra gözleri istemsizce bir başka şeye yöneldi. Saf deriden hakiki bir paltoydu bu. İstemsizce elleriyle dokundu . Tezgahtar anında yanında bitti. Bağırarak bir şeyler söylemeye başladı, anlaşılmıyordu. Kadının elini aldı ve cekete değdirdi. Kadının dokuyu sevdiğini düşündükçe, yüzünde büyüyen korkunç bir gülümsemeyle daha da yüksek bağırıyordu. O sırada kadın sıradaki tezgahta göz alıcı başka bir şey görmüştü bile. Muhtemelen bin yedi yüzlerden kalma mektup açacakları tezgaha boylu boyunca dizilmişti. Onlardan birisine elini atamadan arkasından bir el onu kendine doğru çevirdi. Bu ilk tezgahtardı. Peşi sıra sürüklediği bir demirde bir sıra paltoyla ona bakıyor ve bağırıyordu. Kadın rahatsız oldu, kendini geri çekti ve ikinci kadın yanına geldi. Sıradaki tezgahın sahibi durumdan rahatsız olmuşa benziyordu, ilk tezgahtara bağırmaya başladı. Sesi kızgın çıkıyordu. Kadınlar korkmaya başlamışlardı, uzak durmak istediler. Ama tartışma öyle alevlenmişti ki sıradaki tezgahtar kendi tezgahının üzerine çıktı ve ilk tezgahtarın üzerine atladı. Kadınlar arkalarını döndüler, kaçıp gitmek istediler. Fakat arkalarında geriye kalan tüm tezgahtarlar üzerlerine doğru geliyordu. Daha ne olduğunu anlayamadan kendilerini bir sürü tezgahtarın ellerinin üzerinde taşınırken buldular. Herkes kadınları kendi tezgahına götürmek istiyordu besbelli. Kadınlar yerden ellere taşınıyor, ellerden yere düşüyordu. Tezgahtarlar bağırıyor, kadınlarsa çığlık atıyordu. İkinci kadın o hengamede kendini bir biblo tezgahında buldu. Tezgahın sahibi kadını yere atmış ve diğer tezgahtarlarla kavga ediyordu. Arada bir kadına dönüp bibloları göstererek bağırıyordu. Kadın, yanağına yapışmış bir parça saçı düzeltti korkuyla ve eline ilk gelen bibloyu aldı. Alırken birkaç tanesini de devirmişti. Eline aldığı bibloya bakamadan başka bir tezgahtar onu ayağından tuttu, kendi kilim tezgahına dek sürükledi ve bıraktı. Kadının önüne geçti ve diğer tezgahtarlara sert sert baktı. Kadınlar ayrı tezgahların önünde yerde oturmuş haldeydi, uzaktan birbirlerine bakıp  "korkuyorum!" dediler. Kadın elindeki kuş tüyü kaleme bakıp diğer tezgahtan gözlerindeki yaşlarla, yüzündeki tozlarla bir şeyleri bağırdı. Ama dediği anlaşılmıyordu. İkinci kadın arkasından çığlık sesleri duydu. Üç katlı bir tezgah yığılmıştı. Kadının gözleri büyüdü, tezgahın altında birisi kalmıştı. Eli görünüyordu, kan akıyordu. Hemen uzanmaya çalıştı yığıldığı yerden fakat yetişemedi. Diğer tezgahtarlar yıkılan tezgahın üzerine basıyordu. Bastılar ve geçtiler... Kendisine doğru geliyorlardı, çığlık attı. Bir sürü el uzandı kadına ve kadın bağırdı. Gücü yettiğince bağırdı, içinde aldığı oksijenin bir zerresini dahi bırakmadan nefesini  sonuna değin tüketerek... tezgahtarlar şaşkınlıkla kalakaldılar. Kadının ne dediğini anlamadılar ama durdular. Kadın ikinci kadının yanına koştu, elinden tuttu ve bağırmaya devam etti. Tezgah sahipleri kıpırdamadılar, anlamıyorlardı. Derken kadınlar pazarın çıkış kapısına kadar geldiler. Dışarıya panik içinde ilk adımlarını atar atmaz arkalarına baktılar. Az evvel adeta bir can pazarından hayatlarını kurtardıkları yerde şimdi; baş döndüren güzellikte tezgahlar, hepsinde de özenle dizilmiş antika ürünler, bembeyaz elbiseli tezgahtarlar, tenteler ve sessizlik. 



Perşembe, Mayıs 29, 2025

vazgeçemeyişle

 İlkinde hevesle geldim sana, almadın soluna

ikincisinde korkuyla geldim, açamadın kapını

üçüncüsünde heyecanlıydım, görür gibi yapıp kaçırdın gözlerini

dördüncüsünde güvenle geldim,yeterli gelmedi

görmediklerin de vardı oysa

sana kanadı kırık geldim, yüreği buruk geldim, beli bükük; dili sus geldim

umursamadıkların da vardı 

bazı bazı olmayacağını bilmeme rağmen geldim 

yine geliyorum, bu sefer ne ile bilmiyorum

vazgeçemeyişimle geliyorum...





Pazartesi, Mart 31, 2025

neye yarar


durup durup da yoklama

hâlâ geliyorum sanırım 

kapanmaya yüz tutmuş göz kapaklarım

ben seni kırmızından da tanırım

beni tanımamandan da tanırım 


hâlâ sana yaşıyorum sanırım 

nefesi sen varsın diye ciğerlerime salarım 

kaçtır görmüyorsun ya çok kırgınım 

korkma hâlâ bu yolu "sen, sen!" diye adımlarım


umudu da kestim sanırım 

bu yüzden yıllar sürer ancak bir adımım

bir fecir vakti kokunu duyarım 

duyarım da neye yarar 

sen Ankara'dasın ben İstanbul'dayım 

Cumartesi, Şubat 01, 2025

nereye ve neden


nereye gittiğini merak ediyorsun. gittiğin yerin bir anlamı olacak mı, merak ediyorsun. dünyanın yaşanmayacak hale geldiğini izleyerek kendine hedefler koymanın absürtlüğü ile bakışıyorsun.

Mars'a giden Rover, Çin'den gelen ikinci bir virüs (!), uzaklaştırma almasına rağmen eski eşinin üzerine benzin döküp yakan bir adam, gittikçe saldırganlaşan bir toplum, asla değmeyecek insanlar için canlarını ortaya koyup feda eden Mehmetçikler, dünyalarını dedikoduya adayanlar, ünlülerin ilişki haberlerini anlatan magazin sayfaları, falanca markette indirimlerin geldiğini bildiren reklamlar, Suriye'de; Ukrayna'da; Gazze'de ölen onca masum can, yeni çıkan aptalca şarkılar, hala tırnak uzatmaya kızan ebeveynler, resim çizmenin günah olduğunu savunanlar, chatgbt'ye "insanlığı yok edecek misin?" diye soranlar, halkın umarsızca ezildiği o iğrenç çıkarcı düzen...

Hayvan çiftliğinde olduğu gibi aklını kullandıkça domuzların içerisinde yaşadığını fark ediyorsun. Özgür olmadığını hissediyorsun, dahası biliyorsun. kafasını kullananın kafası eziliyor. satrançta bir piyonsun, hoş at olsan da değişmez ya şaha göre seni yönlendiriyorlar. sen de oturup hangi geleceğe niçin çalışacağını düşünüyorsun. ardından üç kuruş para kazanmak isteyen yirmi yaşındaki genci tag kullanıyor diye taksi çetesi darp ediyor. etrafındaki kimsenin haberi yok umurunda da değil zaten, uykusundan yeni uyanmış da kafası henüz çalışmıyormuş. 

dünya yediye bölünmüştü şimdi ise insanoğlu onu iki yüz sekiz  yaptı. İlk başta farklı yerlerde yerini kurmuş insanlar vardı sadece. bir devletin doğuşu yanında ikinci bir devleti mecbur kıldı ve ikinci bir devletin kuruluşu savaşı getirdi. o günden beri kendisiyle savaştı insan, o günden beri maşa olarak kullanılmaktan bıkmadı insan.

çekip gitmek istersin ama nereye, hiçbir şeyin olmasa varoluş sancıların olacak. insan bir şey yapmaya gelmedi dünyaya ve acı çekiyor boylu boyunca. 

sonuç; inan ben de bilmiyorum.

Cuma, Ocak 24, 2025

etrafımda yalnızım


etrafımda yalnızım
yalnızlığım dolu dolu
ağzımı açamıyorum, dilim kıpırdayamıyor
nefes alamıyorum, hayat içime dolamıyor


gözlerimde suskunum
sessizlik boğazımda boğum boğum
saçlarım arsız rüzgarla sessizce boğuşuyor
nefes alamıyorum, iç çekince hayli ses çıkıyor


ellerimde umutsuzum
avuçlarımda hayal kırıklıklarım sere serpe
parmaklarım dahi bitişmiyor birbirlerine
koşamıyorum, yok halim
sana gerçeği hiçbir vakit söylemeyeceğim


ve yine zihnimde hala o aptal gülümseme
yokluğunla anlaşamadık gülüm
bizi daha fazla cana ciğer etme!..







Salı, Ocak 07, 2025

sen hele bir gel de

 sen gel de gönlümün yamacında bir çiçektir açsın

kapkara odalarım ışığınla tanışsın

sen gel de sahilim dalgaların uğrağı olsun

kışın ortasında kuru dallarıma yusufçuk konsun

-

geldiğini hayal ediyorum ve güneş aya kavuşuyor

denizin dibinde sürüklenen bir taş yerini buluyor

geldiğini hayal ediyorum ve yurdum leylak kokuyor

dağlar sıcak, Mehmetçiğim sağ oluyor

-

hele bir gel sen, gözlerim artık susacaktır

sukunetini senin kırmızında taçlandıracaktır

hele bir gel sen, atmaz yüreğim atacaktır

buzlarını bir tek sana kırdıracaktır

hele bir sen gel gülüm, bu avare vücut yaşamla tanışacaktır









sitare

 umut verme bana nazenin  yaşatır sanırsın, ölüveririm öyle sımsıcaklığını duyumsatma bana berceste ısıtır sanırsın, kuytu köşelerime kar ya...